21 Nisan 2008 Pazartesi

Lost


Lost'un asi karakteri Sawyer(Josh Holloway) Türkiye'deydi.Bir reklam filmi için gelmiş.Ben Beyaz'ın programında izledim.Dizideki karekterinin aksine son derece mütevazı, eğlenceli bir adam.Tabi dizideki gibi hoş:)Beyaz programda kendini kaybetti.Üstelik diziyide sadece bilgi sahibi olmak için izlemiş.Dizi fanatiklerinden değil yani.Buna rağmen kendinden geçti.Yinede Sawyer'ın sempatikliği sayesinde program çok güzel geçti.
Sawyer 9 senelik evliymiş.Hollywood yıldızlarının bu kadar istikrarlı olduğunu düşünmezdim.Tabi birde hep dizideki karakteriyle düşündüğüm için ilginç geliyor heralde.Balık tutmayı sever snowboard yaparmış.Son derecede mütevazı bir yaşamı varmış.
Bir sürü soru sordular, kara duman ne? kutup ayısı ne? vb.tabiki hiç birine cevap vermedi.Onunda bildiğini sanmıyorum ya.
Ne oldu bu lost'a 8. bölümde takılıp kaldık.Şu yazarların grevi bitsede izlesek artık merak ediyorum.
Bu arada adamı dansöze boğmuşlar.Nedir bu gelene dansöz gösterisi anlamıyorum.

17 Nisan 2008 Perşembe

Pirinç!!


Nedir bu pirinç kuyruğu.Bir türlü anlam veremiyorum.İnsanlar pirinçsiz kalmışlar.Hadi o neyse de.Pirinç yok diye 1-2 günde bu telaş ne!Onun yerini alabilecek bir sürü bakliyat var.Neden onunla idare etmek yerine kuyruklar oluşuyor.
Bu bana çocukken izlediğim bir (sanırım çin) filmi hatırlattı.Hafızamdan o sahne hiç silinmemiş.Pirinç yetiştiren köylüler ellerinde ne var ne yoksa hepsini devlete vermişler.Askerler geliyor ve köylüler ellerinde kalan bir küp pirinci saklamaya çalışıyorlar.Askerler pirinci buluyor ve küpü kırıp bütün pirinci yere döküyor ve zaten aç olan köylüler yere eğilip kuru pirinci yemeye çalışıyorlar.Açlık bu görüntülerle o çocuk yaşımda bu kadar etkilemişti beni.Şimdi bu pirinç krizi çıkınca bu görüntüler geldi tekrar aklıma.Ama insanların bu kadar galeyana gelmesi spekülatörlere bu kadar kapılması da ayrıca sinir bir durum.Altında yatan sebepler belki de başkadır ama şimdilik görünen halkın gereksiz pirinç kuyruklarında beklemesi gibi geliyor bana...

12 Nisan 2008 Cumartesi

9 Nisan 2008 Çarşamba

Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi?


Ankara Devlet Tiyatroları'nın güzel bir oyununu daha izlemenin mutluluğunu paylaşmak isterim.Bu sefer izlediğim oyun bir komediydi.Yani çok güldük çok:)

Oyun nazi Almanyasının Polonya'yı işgal ettiği dönemde geçiyor.Varşova da bir tiyatronun oyuncularının yaşamakla ölmek arasında gidip gelen yaşamlarını komik bir dille ele alıyor.Hamlet'in 'Yaşamak mı yoksa ölmek mi' sözü bu oyuncular için birebirleşiyor.Karıştıkları bir casusluk hikayesi de olayı iyice içinden çıkılmaz bir komediye sürüklüyor.

Çok eğlenceli bir oyundu.

Bu sene devlet tiyatrolarında oldukça fazla oyun izledim.Hepsi birbirinden güzel oyunlardı, oyuncuları da muhteşem.Diyecek kelime bulamıyorum.Çağ mı atladık ne oldu!?Bari sanatta herşey yolunda gitsin değil mi?

To be or not to be işte bütün mesele bu :))

3 Nisan 2008 Perşembe

Çalışan Anne Olmak!


Yeni bir iş için başvuru yaptım ve olması %80 ihtimal.Benim için çalışmaya karar vermek çok zor çünkü oğlum 17 aylık ve onu anneannesine bırakmak zorunda kalacağım.Hem çalışmak istiyorum hem de onu bırakmak istemiyorum.18 aydır evdeyim ve kendimi hiçbir şey yapmıyor, üretmiyor hissediyorum.Çalışınca bu duygum yer değiştirecek mi yoksa tamamıyla suçluluk duygusu mu bunun yerini alacak bilmiyorum.Çocuğumu kendim yetiştirmek istiyorum ama evde de o kadar sıkılıyorum ki bu sıkıntı sanki oğluma da yansıyormuş gibi geliyor.Yani kafam çoook karışık.


Tabiki daha kesinleşen birşey yok ama herhalde ben şimdiden korkmaya başladım.Yeni bir ortam mı beni korkutan yoksa ev, iş ve oğlumun sorumluluklarının hepsini yerine getirip getiremeyeceğim korkusu mu bilmiyorum?


Çünkü büyük şehirde yaşamanın sıkıntıları var.Günde 8 saat çalışsan bile işe gidip gelme ve eve ulaşma süresi 1o-11 saati bulabiliyor.Oğlumun da 10-11 gibi uyuduğu düşünülürse onunla sadece 2-3 saat (en iyi ihtimalle) ilgilenebileceğim.Onunla birlikte olmaya bu kadar alışınca işte bu beni korkutuyor.Ve karar vermem işte bu yüzden de zorlaşıyor.Bir taraftan da çalışan bunca anne varken ben de yapabilirim diyorum.


Kararsız ben bakalım ne karar verecek....

31 Mart 2008 Pazartesi

Dikkat! 1 Nisan











Dünya şaka günü geldii.Hadi bakalım kim bilir ne tür şakalara maruz kalacaksınız ya da yapacaksınız.Yinede dikkat edin 1 Nisan şakaları genelde can sıkıcı olabiliyorlar.

Nedir bu 1 nisan şakaları diye şöyle bir araştırma yapayım dedim (çok lazım ya :))

Şöyleymiş efendim:

Nisan bir şakası, 16. asırda fransa'da 9. charles zamanında ortaya çıkmış. 9. charles, gregoryen takvimine göre 25 mart 1 nisan haftasındaki yılbaşı kutlamalarını 1 ocak tarihine almış. kimse kendisini ciddiye almayınca yeni yılın başladığını kabul ettirmek için halka davetiyeler göndermiş. bin bir güçlükle davete katılan halk, aslında böyle bir davetin olmadığını öğrenince evlerine dönmüşler. kral charles, bu şakasıyla çok eğlenmiş. fransız halkı, bu sefer kralı alaya almak için yılbaşı eğlenceleri düzenlemiş. zamanla bu şaka benimsenmiş ve günümüze kadar ulaşmış...

Hayırlı 1 nisanlar:)))

30 Mart 2008 Pazar

Şeker Kız Candy


Hatırlar mısınız?Şeker Kız Candy'yi ,benim çocukluğumun vazgeçilmez çizgi film karakteriydi.Mutlaka izlemek isterdim.Ne güzeldi değil mi?Herşeye rağmen mutlu, onu sevmeyenleri bile seven(!), herkes tarafından sevilen, yardımsever ve hep umutlu.Altın sarısı saçları, kabarık elbiseleri, hayaller alemine götürüyordu beni.Bu özellikler miydi bana sevdiren acaba?Neydi onu bu kadar benim kahramanım yapan bilmiyorum.

Işıl ışıl gözlerini hatırladım son zamanlarda.Bir kaç zamandır da tekrar bulup izlemek istiyorum ama bulamadım.Birkaç siteye girdim ama çizgi filmini bulamadım.Watashi wa candy hatırımda kalan şarkısıydı sanırım.

Neyse bu konu da bana yardımcı olursanız sevinirim.İzleyesim geldi.Çocukluğumu özledim.

27 Mart 2008 Perşembe

Hastalık


Mutsuzum çünkü oğlum 2-3 gündür ateşli.En güçlü ateşdüşürücüler bile ancak 1 saat ateşini düşürebiliyor.Meğer ortalıkta bir salgın dolanıyormuş, gribal bişey(dikkatli olun).Çok güçlü bir mikrop ateş,ishal.Doktor bize de geçeceğini söyledi.Neyse oğlum yavaş yavaş iyileşiyor.Tabi hemen antibiyotik başladık ateşdüşürücülere de devam.Cuma ya kadar devam deceğiz.Çocuğum ilaç ağacına döndü.

Ben tabi hemen kendimi suçlamaya başladım.Acaba şöyle yaptım da ondan mı oldu yoksa bundan mı diye?! Ama hastalık işte ne yaparsak yapalım bi şekilde gelip buluyor.

Uykusuzluk,bitkinlik insanın gözü görmüyor ama onuno halsiz bakan gözleri, kafasını kaldıramayışı, hiç susmadan alaması insanı bitiriyor.

Aman evlerden özellikle de çocuklarda uzaaaaak olsun şu hastalık.

Oğlum tekrar afacanlığa başladı ya neyse unutalım artık.

Yarın güzel bir gün olsun.

18 Mart 2008 Salı

ANLAR
















Eğer yeniden başlayabilseydim hayata
İkincisinde daha çok hata yapardım
Kusursuz olmaya çalışmaz
Sırtüstü yatardım
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlaybilseydim eğer
Yalnız mutlu anlarım olurdu
Farkında mısınız bilmem;yaşam budur zaten
Anlar, sadece anlar
Siz de anı yaşayın(...)
Eğer yeniden başlayabilseydim
İlkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım
Ve sonbahar bitene kadar
Yürürdüm çıplak ayaklarla
Bilinmeyen yollar keşfeder
Güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım
Bir şansım daha olsaydı eğer
Ama işte 85'indeyim
Ve biliyorum
Ölüyorum

Jorge Louis BORGES

Yaşam biterken insan ürküyor ve hayatı işte böylesine güzel yaşayabileceğini düşünüyor.Acaba ikinci bir şans verilse gerçekten öyle mi yaparız?!

15 Mart 2008 Cumartesi